Asur İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra  Med  İmparatorluğu  ve  İkinci Babil  İmparatorluğu  kurulmuştu.  Kaldelilerin eseri olan İkinci Babil İmparatorluğu kısa bir ömre sahip olsa da,  Babil’in son ama belki de en  görkemli dönemini   temsil eder. Yönetimden fikir etkinliklerine değin, bu parlaklık kendisini gösterir.  Kalde sülalesinin sonuncu imparatoru olan  Nabonidus  bu bağlamda çok şeyler yapar,  ama  bu arada nüfuzlu rahipleri de kızdırır. Onlar da hükümdarlarını yabancı bir kralla değiştirmeyi düşünürler ve Med İmparatorluğu’nun başındaki Persli  Kyrus’u uygun bulurlar. Kyrus, yaman bir adamdır; daha önce Batı Anadolu’da zenginliği dillere destan olan Lidya Kralı Kresus’u yenerek kendini göstermiştir. Rahiplerin desteğiyle bu kez de Babil üzerine yürür ve surların dışındaki savaşlardan sonra kentin kapıları açılır.

Savaşın sürdüğü günlerin birinde, Nabonidus’un oğlu ve veliaht olan Prens Baltazar, sık sık tertiplediği gece alemlerinden birinde bulunuyordu. Gecenin ortasında ihtiyaç gidermek için yerinden kalkarak koridora yönelir. Koridorda ateşten harflerle  şu gizemli sözlerin yazıldığını dehşetle görür:  Mane, Tekel, Fares!

Sarayda hiç kimsenin okuyamadığı bu sözlerin ne anlama geldiğini çözmesi için derhal Peygamber Danyal huzura getirilir. Danyal sözleri görünce, bunların anlamını söyleyeceğini fakat öldürülmeme garantisi istediğini söyler. Kabul edilir. Danyal’ın açıklaması şu şekildedir: “Bu sözler var olan düzenle ilgilidir, ‘sayıldı, tartıldı, bölündü’ demektir. Anlamı da, ‘Tanrı senin saltanat günlerini sayıp sona erdirdi; terazide tartıldın hafif geldin; ülken bölünerek Med’lere ve Pers’lere verilecek”.

Danyal’ın yaptığı açıklama doğru çıkar. Prens Baltazar o gece öldürülür. Nabonidus esir edilir. İkinci Babil İmparatorluğu yıkılıp parçalanır.

Bir şeylerin kaçınılmaz bir sona gelip dayandığı görüldüğünde, -özellikle Avrupa ve Latin ülkelerinde- bugün bile söylenir bu sözler.  Mane, Tekel, Fares: Gayri gitti gider, demektir.

Türkiye’ye baktığınızda bunu nasıl yorumlayacaksınız?

Sonuna gelmiş bir şeyler var, ama ne?

Türkiye 16 Nisan’da ciddi ve hayati bir karar verecek.  Neyin sonuna gelindiğini de bu karar belirleyecek. Bir tarafta;  insanlığın geçirdiği savaşlar ve zorlu dönemler sonucu ağır bedeller ödeyerek öğrendiği ve kurduğu, bizim de yaklaşık yüz sene önce ağır bedeller karşılığında elde edip derme çatma da olsa tesis ettiğimiz laik anayasal sistem bulunmaktadır. Diğer tarafta ise Ortadoğu’da ve dünya sathında fikren ve fiilen mağlup olmuş, miladı tükenmiş tek adamcı, tek sesli ilkel bir yapı bulunmaktadır. Daha şimdiden, tek sesli yapıya ‘hayır’ diyenleri terörist ilan eden siyasal İslamcı bu anlayışın, olur da anayasa değişirse neler yapabileceği herkeste haklı endişelere sebep olmaktadır.

Çok şey diyeceğiz de malum sebepler yüzünden çoğunu yazamıyoruz.  Rejimin değişmesine ‘hayır’ diyecek olanları teröristlikle suçlayan bu yapıya ne denebilir ki? Neymiş efendim, PKK da, FETÖ de ‘hayır’ diyormuş. Ona bakarsan, IŞİD de ‘Allahuekber’ diyor, Müslümanlığı mı bırakacaksınız IŞİD yüzünden?

Kamunun malı olan kurumlar Varlık Fonu’na devrediliyor kimseden ses yok;  1923-2002döneminde 247 milyar dolar olan toplam dış ticaret açığı, 2003-2016 döneminde 891 milyar dolara tırmanıyor kimseden ses yok; üniversitelerinde bilim insanların fakültelere sokulmuyor, dövülüyor, işten atılıyor kimseden ses yok. Bu sessizlik içinde referandum süreci geçiriyoruz. ‘Zorunlu sessizlik’ hali bize kötü senaryoda olabilecekler hakkında da gayet net fikirler veriyor.

Voltaire, ünlü romanı Candide ya da İyimserlik’te, öykünün yaşayan hemen bütün kahramanlarını sonunda İstanbul’da bir araya getirir. Filozof Pangloss, bir gün diline pelesenk ettiği metafizik söylemi art arda sıralayınca, Candide, onu şöyle yanıtlar: “Bunlar güzel sözler, ama bahçemizi de işlemeye bakalım!” İnsanlara, gerçeklere dönmeyi ve hamasi sözleri bırakıp çalışmayı hatırlatan çok etkileyici bir cümledir bu. Artık uzun yazılarla felsefi, siyasi tartışmalar yapmanın anlamı kaldığını düşünmüyor, uzun yazılarla da sizleri sıkmak istemiyorum. ‘Bahçemizi işlemeye bakalım!’

16 Nisan’da bu ülke önüne konulan aydınlık ve karanlık tercihlerinden birini seçecek. Ben her zaman bu halkın yumurta kapıya gelince verdiği tepkilerin hiçbir zaman kestirilemez olduğunu savunurum. 2002 seçimi de bunun örneğidir. Referandum öncesi aynen böyle bir hava seziyorum. Bu ülke insanının sağduyusuna güvenerek ve elbette ‘bahçemizi işlemeye devam ederek’, bizleri nasıl bir geleceğin beklediğini yaşayıp göreceğiz.

16 Nisan, aydınlığın değil karanlığın gidişi olsun.

Karanlık için ‘Mane Tekel, Fares’ diyelim!..

CEVAP VER