Referandum öncesi yapılan sokak röportajlarını ilgiyle izliyorum.  Sosyal medyada sizler de denk gelmişsinizdir. Bu röportajlarda en dikkat çekici özellik; ‘Hayır’ diyenlerin neden bu fikirde olduklarını izah etmesine karşılık, ‘Evet’ diyenlerin meseleyi sadece ‘Reis öyle diyor’ cümlesiyle açıklamasıdır.  Bence başımıza gelenlerin izahı ve en önemli sorunumuz da budur.

Sağ cenahta çok daha yaygın olmakla birlikte, bu ülkede hem sağ hem de sol kesimlerin eleştirel kültür eksikliği bariz bir şekilde ortadadır. Bu sıkıntının temelinde ‘ümmet kültürü’ olduğunu düşünüyorum. Ümmet dedim diye bu dini bir kavram olarak algılanmasın. Yüzlerce sene yerleşmiş bulunan ve İmparatorluk döneminde doruğa ulaşan tek adama boyun eğme zorunluluğu, onun eleştirilemez oluşu, zamanla bu zorunlulukların toplumda normal bir unsurmuş gibi  -tabii din unsuruyla da desteklenerek-  algılanmasına neden olarak zihinlerde yerleşiyor.  Yani güç karşısında, kalabalıkların gücünü henüz keşfetmemiş olan yığınlar,  yıllarca boyun eğmiş ve bu teslimiyet zamanla,  altında ezildiği gücü kutsamaya ve ona sahip çıkmaya dönüşmüştür.  İşte  ‘reaya’ dediğimiz kavram bu şekilde ortaya çıkmıştır. Çünkü eğer sahip olduğunuz gücü bilmiyorsanız, hakim güç karşısında boyun eğip zamanla onun tarafına geçmeniz sosyolojik olarak en kolay ve doğal olanıdır. Zor olan ise, kitlesellikten gelen gücünüzün farkına vararak hakim gücü eleştirebilmek marifetidir.

İşte bizim asıl sıkıntımız bu noktada başlıyor. Toplumun ümmet aşamasından millet aşamasına (birey aşaması) bir türlü tam anlamıyla geçemeyişi,  kitlelerin manipüle edilmesini kolaylaştırıyor. Burada sözünü ettiğim ‘millet’ aşaması da bazı hin fikirlilerin -sanmıyorum ama-  anladığı manada ‘ulusçu, ulusal, devletçi’ bir sağ argüman değildir. Marx’ın da gayet net açıkladığı biçimiyle, toplumların gelişme evrelerinden biridir sadece. -O şöyle anlayacak, beriki böyle anlayacak diye açıklama yapmaktan yazıların uzunca kısmı izahata kayıyor ve bundan da hicap duyuyorum.–

Türkiye’de ümmet aşaması,  çeşitli ve burada anlatması mümkün olmayacak derece uzun sebeplerle toplumun geniş bir kesiminde hâlâ hüküm sürmektedir. Cumhuriyet devrimi bunu kırmaya çabalasa da büyük ölçüde başarısız olduğu bugün bariz bir şekilde ortadadır. Geçmiş hükümetlerin basiretsizliği altında ezilen halk, ümmet kültürünün doğal refleksi gereği çareyi yeniden görece güçlü ve otoriter bir lideri başa getirmekte bulmuştur. Demokrasi, güçler ayrılığı, ifade özgürlüğü gibi kavramlar pek de önemli değildir onlar için. Nasıl olsun ki? Ümmet aşamasındaki bir toplumda bu gibi kavramların adı bile anılamaz. Baklavayı yemeden ‘Ben baklava sevmiyorum’ diyen bir yabancının hali gibidir buradaki durum. Demokrasinin ve kitlesel gücünün bir kez bile farkına varamamış, bu hazzı teorik olarak bile hiç yaşayamamış kitlelerden bu kavramlara saygı göstermesi beklenemez. Yani sosyolojik bir durum söz konusudur.

İmparatorluk devrinden bize bakiye kalan ve hala sancılarını çektiğimiz bu feodal anlayışın gelişen şehirleşme ile kırılacağı düşünülmüş ise de bizde şehirleşme de sakat geliştiğinden yaraya merhem olamamıştır.

Sağlıklı bir toplumda; siyasi görüşü ne olursa olsun, eleştirel mantığı olan ve yönetim gücünü tek bir kişiye bırakmayacak bilinçte bulunan insanlar çoğunlukta olmalıdır. Friedrich Engels bu konuya dikkat çekerek şöyle der:  “Din, doğa anlayışı, toplum, devlet örgütü, her şey, en amansız bir eleştirinin hedefi oldu; her şey, aklın mahkemesi önünde aklanmak zorunda kaldı, ya da mahkum oldu.”

‘Birey olmak’  marifetli bir iştir. ‘Farkında olmak’ demektir, ‘sorgulamak, körü körüne kabullenmemek’ demektir.  İşte bu ülkede böyle bir toplum kimsenin işine gelmediği için hala bu girdapta dönüp duruyoruz. Bu ülkeye yapacağınız en büyük iyilik, sorgulayan ve ‘birey’ olabilmeyi başarabilmiş insanlar yetiştirmek ya da aksi yöndeki insanların kafalarında o ilk soru işaretinin fitilini yakmak olacaktır. Unutmayın, her şey o ilk soruyu sormakla başlar!

Gerisi laf-ı güzaftır efendim…

CEVAP VER