Hollywood en beyaz yıkar!

0
615

1980’ler… Reagan’lı Amerika’nın imajı çizmeyi ayağına geçirmeye her daim hazır kovboy. Soğuk Savaş koşusunun bu son düzlüğünde Reagan yönetiminin en önemli destekçilerinden birisi Hollywood. Rambo’lar, Rocky’ler beyaz perdede Rusları ve yancılarını hurdahaş ederken Amerikan toplumu şahinleri alkışlıyor. O günden beri, Hollywood’un komünizm karşıtı ızbandut kahramanları halen biraz alaycılık ve biraz da dehşetle hatırlanmaya devam ediliyor.

Sinemanın en milli Amerikan seyirliği olarak tescil edildiği günlerden bu yana, Hollywood Amerika demek ve Amerika da Hollywood demek. Amerikan Rüyası her şeyden önce “Made in Hollywood” bir yapımdı ve bugün de Hollywood Amerika’yı hem takip etmeyi, hem biçimlendirmeyi sürdürüyor. Obama sonrası Amerika Reagan’ın Amerika’sını nasıl pek az andırıyorsa değişen dengeleriyle, hedefleriyle 2017 yılının Hollywood’u da 1980’lerin Hollywood’una pek az benzeyecek elbette.

***

Hollywood seküler Yahudiliğin dünyadaki en büyük mucizelerinden birisidir. Bu kökenleri nedeniyle, kuruluşundan bu yana sürdürdüğü belki de en tutarlı kırmızı çizgisi din temelli ayrımcılık ve bağnazlığa karşı olmaktır. İşte bu yüzden, Amerikan ortalamasına göre daha liberal (Amerikan jargonunda genellikle “solcu” anlamına geliyor) görülmüş, bu çizgideki ve daha da soldaki yetenekleri nesiller boyunca kendisine çekmiştir. Hollywood’da tutunmak için liberal olmanız şart değil elbette. Ancak iki şeyi kanıtlamanız gerekir: Hollywood’a para kazandıracağınızı ve Hollywood’un yazılı olmayan yasalarına riayet edeceğinizi.

Obama iktidarı Hollywood’un tabii ki tamamının değil ama baskın eğiliminin desteğini almakta zorlanmadı. Ancak bu dönemde öncekilere göre farklı olan şey, Hollywood’un liberalleşmesi değil, Hollywood liberalizmini kendi başına pazarlanabilir bir meta olarak görmeye başlamasıydı. Başkanlık seçimlerine böyle bir atmosferde girildi ve sıkı bağlantılı olduğu medya endüstrisinin büyük kısmı gibi Hollywood da desteği Hillary Clinton’dan esirgenmedi.

Seçim sonucu malûm, yenilgi. Ancak, yine yaratıcılık krizlerinden birini yaşamakta olduğu anlaşılan Hollywood pes etmedi. Clinton kampanyası seçim sonrasında, daha büyük ve aktif kitle desteğini hedefleyerek Trump karşıtı kampanyaya dönüşme çabasına girmişti. Tüm bu konjonktür Hollywood’un liberalizmini pazarlayacağı yeni ve adanmış bir kitle yaratmak için kullanılmaya elverişliydi. İşte 89. Akademi Ödüllerine böyle bir ortamda gelindi.

En İyi Film Oscar’ında jürinin önündeki tercih kolay değildi. Hollywood’u Hollywood yapan iki temel çizgi karşı karşıyaydı çünkü. Bir tarafta, göçmenlerin Amerika’nın parıltısına iman etmesini sağladığı günlerden beri Hollywood’un en Hollywood’u konumunda bulunan, dönem dönem yağdırılan Oscar’larla Hollywood’un sadakat tazelediği müzikal türünün temsilcilerinden birisi.  Diğer tarafta ise Hollywood’un liberalizmine işaret eden anahtar temaları bir araya getiren bir dram. Karar zor oldu ki kurgu veya değil, törene bile yansıdı. “La La Land kazandı” derken, zamanın ruhu nihayet galip geldi ve LGBT, homofobi temalı siyah getto filmi Moonlight Oscar’a kavuştu. Yine de kimse üzülmesin. Herkese bir şeyler var. En İyi Yönetmen ödülü La La Land’e giderken Moonlight yönetmeni Barry Jenkins’e ise en iyi uyarlanmış senaryo ödülü verildi.

Daha geçen yıl Oscar’ların “neden bu kadar beyaz” olduğu yönündeki eleştirileri hatırlıyor musunuz? Bu yıl ise Moonlight’ın başarısı bir tarafa, yardımcı oyuncu Oscar’larına bakıldığında adeta bir “patron çıldırdı” manzarası var. Ödüllerin sahipleri Viola Davis ve Mahershala Ali siyah. Ayrıca Ali’nin Müslüman olduğu “al sana Trump” dercesine vurgulanıyor. (*)

En İyi Yabancı Film Oscar’ına geldiğimizde ise biraz farklı bir manzara var gibi. Şunu peşinen belirteyim ki En İyi Yabancı Film Oscar’ı Akademi Ödülleri arasında özel yere sahiptir. Akademi’nin sanat namına prestij ödülü niteliğindedir ve bu yüzden Amerikan izleyicisinin ezici çoğunluğunun afişini dahi görmeyeceği filmlere çekinmeden verilebilir. Dolayısıyla, Satıcı’nın kötü film olduğunu veya diplomasi şişirmesi olduğunu iddia edemeyiz. Kaldı ki yönetmen bu ödülü 2011’de de almıştı.

Ancak filmin ve kazandığı Oscar’ın sunulmasında gayet sinema dışı temaların etkili olduğunu söylemek mümkün. Nitekim yönetmen Asghar Farhadi, Trump yönetiminin İranlılara giriş yasağı kararı nedeniyle törene katılamayacağını açıklayınca ödüle aday diğer filmlerin yönetmenleri “ABD’deki milliyetçilik ve fanatizm iklimi”ni eleştiren bir protesto metninde birleştirilmesi kolaylaştı. Farhadi’nin yerine ödülü alması için seçilen İran kökenli Amerikalı isimler de anlamlıydı. Anousheh Ansari uzay turisti şöhreti sayesinde İran’la yumuşama politikalarının sembol isimlerinden birisi olmuş iş kadını. Firouz Naderi ise seçimlerde Bernie Sanders’ı destekleyen, eski bir NASA görevlisi. Dolayısıyla Satıcı’ya ödül verilmesinin hem “Amerika Trump’la nereye gidiyor” diye sordurmaya, hem de İran özelinde Obama yönetiminin diplomatik mirasına sahip çıkmaya yönelik şekilde kurgulandığı anlaşılıyor.

En İyi Belgesel Oscar’ını alan O.J.: Made in America ise Moonlight’ı zirveye taşıyan popüler ırksal-toplumsal temalara geri dönüyor ve Amerikan sistem eleştirisini tekil vakadan yola çıkarak izleyiciye sunma çabasındaki Amerikan sosyal liberal belgeselciliğinin yeni bir kilometre taşı olmaya aday. En İyi Kısa Belgesel dalında ise diplomasi teması tekrar ön plana çıkıyor. Ödülü kazanan kısa film Suriye İç Savaşı’nın Batı ekranlarına en çok yansıtılan yüzlerinden Beyaz Kasklıları konu alıyor. Sinema yorum sitelerinin küresel Ekşi Sözlük’ü gibi olan Rotten Tomatoes’un gözdesi bir ekip tarafından hazırlanmış ve beyaz yakalı Amerika’nın yeni nesil sinema mabedi Netflix üzerinden gösteriliyor. Esasen “küresel duyarlılık” meraklısı, solcu/liberal, aktivist, Demokrat seçmen profiline hitap ettiği açık. Nitekim Obama, Clinton gibi yüzleri kadrajdan özenle kaçırılıyor ve hedef izleyicisine “Suriye’de biz haklıydık” dedirtmeyi amaçlıyor. Obama yönetiminin Suriye’deki eserini aklıyor.  Bu yönüyle, etki olarak değilse de mesajının yoğunluğu olarak, Satıcı’ya verilen ödülün çok daha ötesine geçen bir politik hamle olduğu açık.

***

Oscar’lar artık eskisi kadar beyaz olmasa da Hollywood yine her zamanki gibi en beyaz yıkıyor. Bu sezonun seyirliği hazır. Patlamış mısırlarınızı unutmayın ve koltuklara kurulun. Hollywood sizin adınıza konuşur, sizin adınıza savaşır, sizin adınıza Trump’a “ayar verir”. Elbette bu seyirlikten keyif almakta serbestsiniz. Bunun bir “mevzi savaşı” olduğunu söyleyerek, “kültürel hegemonya” dengelerinden dem vurarak, avuçlarınızı patlatıncaya kadar alkışlayabilirsiniz. Ancak tek bir şartla. Ufkunuzun, aklınızın artık Amerikan sosyal liberalizminden ve onun modalarından ibaret hale geldiğini ifşa ettiğimizde alınmayacaksınız, darılmayacaksınız.

(*) Siz Ahmedi inancına mensup Maharshala Ali’nin Müslüman olduğunu örneğin Pakistan makamlarına yine de söylemeyin.

https://musaunalan.com/2017/02/04/nobel-odulunu-alan-abdus-salamin-garip-hikayesi/

CEVAP VER