• SUZAN YILMAZ OKAR

Enternasyonal marşı “ayağa kalkın, yeryüzünün lanetlenmişleri” çağrısıyla başlar. Kadınlar binlerce yıldır erkekler dünyasının lanetlenmişleri olarak yaşamlarını sürdürmeye çalıştılar. Üzerlerine yapışmış lanet, dönemden döneme, toplumdan topluma farklılık gösterse de, insanın uygarlık tarihinin bütün zamanlarında erkekler tarafından eşyadan sayıldılar, itildiler, ötelendiler. Şeytan diye yakıldılar, taşlandılar, savaşlarda ganimete eklendiler, karanlık manastırlarda terbiye edilmek istendiler, yeryüzünde fahişe, cennette vaat oldular. Çok değil bundan birkaç yüzyıl öncesine kadar insan olup olmadıkları bile tartışıldı…

Yeryüzünün en kalabalık lanetlileri, sanayi devriminin ardından işgücünün sudan ucuz deposu olarak kullanılmaya başlandı. Binlerce yıl boyunca iktidarını kurumsallaştıran erkek, kadının esaretine böylece yeni bir halka daha eklemiş oldu. O döneme kadar toplumun en acımasız yasaklarına maruz kalan kadın, erkekle aynı işliklerde çalışabiliyordu çalışmasına, ancak emek gücünün karşılığına yine ‘gücü’ ölçüsünde talip olabiliyordu sadece. Ama yine de evden çıkıp görünür olmuştu bir kez.

İKİ YÜZYILLIK MÜCADELE

Erkek sömürüsünün önemli dayanaklarından olan maddi gücü elinde bulundurma prensibi, kadının evin ve tarlanın dışına çıkmasıyla, atölyelerde ve fabrikalarda çalışmaya başlamasıyla değişti. Kadınlar bir araya gelince toplumun ‘erkek olmadan bir hiçsin’ anlayışını tepetaklak edecek etkinlikler, gösteriler yapmaya başladılar.

Bugün kadına tanınan seçme ve seçilme hakkı, boşanma ve kürtaj hakkı ve kimi ülkelerde uygulanan diğer yasal haklar (poligamiye karşılık tek-eşli evlilik, zorla evliliğin yasaklanması, eşit işe eşit ücret, kadına şiddetin yasaklanması, miras bölüşümünde eşitlik vb.) kadınların bundan iki yüz yıl önce dünyanın hemen her yerinde haksızlığa, kadın bedeninin sömürüsüne karşı yürüttükleri mücadelenin sonucudur.

İşte 8 Mart Dünya Kadınlar Günü de esas olarak kadınların bu mücadelesinin tüm dünyada süreklileşmesi için belirlendi. O gün ne bir tesadüftü, ne de anılmasına vesile olan eylemle sınırlıydı. Kadınlar canları bahasına 1700’lü yılların sonuna doğru içinde bulundukları erkek soylu cendereye isyan etmeye başlamışlardı.

18. Yüzyıl kadınların hakları için özellikle hemen bütün Avrupa’da ve Amerika’da hareketlendikleri dönemdi. Özellikle kadın hareketinin mayalandığı ülke olarak geçen Fransa’da kadın eylemci Olympe de Gouges’in Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirisi ile pek çok kadın kendisini eşit haklar mücadelesinin içine attı. Bildirge “Bütün kadınlar özgür doğar!” sözüyle başlıyordu. Fransız kadınlar siyasi oy hakkından, kamusal alanda eşitliğe, doğurdukları çocukların babalarını açıklama hakkından, aileleriyle ‘kan bağından’ feragat etme hakkına pek çok taleple siyasal yaşamın içindeydi artık. Ancak Fransız devrimi hem aydınlanma hareketi içinde yer alan hem de kadın hakları savunucusu olan Gouges’yi de yuttu. 1793 yılında giyotinle öldürüldü. Fransa’daki kadın hareketi hemen bütün Avrupa kadınlarını etkiledi. Hemen bütün Avrupa’da kadınlar ekonomik ve siyasal taleplerle hem işverenlerinin, hem de kendilerini prangalayan erkek ‘akıllı’ toplumun karşısına dikildi.

İngiltere’de kapitalist sanayileşmenin yarattığı eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik mücadeleler sonucunda çalışma koşullarını düzenleyen yasalar çıkartıldı. 1842 tarihinde kadın işçilerin çalışma koşullarına ilişkin koruyucu düzenlemeler getiren yasa da bunlardan biridir. 20. Yüzyıl başlarında ortaya çıkan Süfrajet kadın hareketi de İngiltere kadın hareketinin önemli bileşenlerindendi. Süfrajetler diğer kadınlar gibi aynı zamanda sınıf hakları için değil eşleriyle eşit olmak, sokakta onlar gibi özgür dolaşmak, oy kullanmak için mücadele ediyorlardı. O dönemin en önemli grevlerinden sayılan kibritçi kadınlar grevi, Süfrajetlerle işçi kadınların temelde farklı sınıfsal kaygılarla davrandıklarının, fazlaca çıkar birliklerinin olmadığının da resmi oldu. Bir yanda ağır çalışma koşullarından dolayı, beyaz fosforla yapılan üretimde yer aldıkları için çene kemikleri eriyen ve yemek bile yiyemez hale gelen, hakları için sokağa dökülen kibritçi kadın işçiler, öte tarafta bu kadınların çalıştığı Bryant ve May kibrit fabrikalarında hisseleri bulunan Süfrajet eylemciler. Süfrajetler kendi talepleri için zorlu mücadeleler vermelerine karşın, işçi kadınlarla bir araya gelmeyi hedefleri arasına koymadılar. Hatta onları kendi aralarına almamaya, sendikal mücadeleye destek vermemeye dair kararlar dahi aldılar. Farklı siyasal taleplerle sokaklara çıkmalarına ve ayrıcalıklı sınıfsal konumlarına rağmen Süfrajetler erkeklerin kadına yönelik tahakkümlerinin kırılmasında önemli kimi adımlar attılar. Örneğin kadınların sokakta özgürce davranabilmesi, ileride kazanılacak siyasal oy hakkı aynı zamanda Süfrajetlerin mücadelelerinin sonucudur.

Amerikalı kadınların eşit eğitim, hukuksal ve toplumsal eşitlik ve siyasal oy hakkı talepleri, örgütlü kadın hareketinin kurucu unsurlarından biri olarak ancak Seneca Falls bildirisinde yerini alabilir. Kadınlara oy hakkı mücadelesi bu bildiriden sonra başlar. Avrupa’da bu talepler çok daha önce ilan edilir, bu istekler dikkate alınmadığı gibi erkek egemen güç tam tersini yapar: Kadınların oy kullanmasını yasal olarak yasaklar.

Kadınlara oy hakkı ve yasal haklar (boşanma, miras vd.) kadın mücadelesinin başladığı tarihlerden onlarca yıl sonra kazanılır ancak. Pek çok ülkede genel oy hakkı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yasalaşır ve kadın siyasal hayatta yer almaya başlar. Oy hakkı eril savaşın şiddetinin bir armağanı gibi sunulur kadınlara. Çünkü savaşlarda yer alan kadınlar kendilerini ‘erkekçe’ kanıtlamışlardır. Türk kadını da aynı yazgıyı paylaşır. Balkan savaşlarında, Birinci Dünya Harbinde ‘kahramanlık’ gösteren kadınlarımız nihayet 1934’te oy hakkına kavuşur. Medeni haklarını da (mal mülk edinme hakkı, sözleşme yapma hakkı vb.) yine bu süreçte almaya başlarlar. Diğer kimi haklar ise Rusya’da gerçekleşen ve Avrupa’ya yayılan devrimlerden sonra devlet tarafından birer koruma tedbiri, temsil olarak kapitalizme şırınga edilir.

Batı erkek egemenliğinin kadına dair tarihsel fikri (elma metaforuyla cennetten kovuluşa sebep olan, erkek dramasının baş aktörü ayartıcı ve şeytani yılan Havva’dan, ölümü hak eden cadılara kadar) nihayet özellikle 19. Yüzyıl’dan sonra görece değişmeye başlar. Ama yine de kadının fizyolojik ve düşünsel olarak erkekten geri olduğuna dair geleneksel anlayış kapitalizmde de devam eder. Kadının kendi hakları için harekete geçmesi erkeğin gündemine yine fallusun egemenliğiyle girer. Kadınlar erkek gibi düşünür, erkek gibi çalışır, erkek gibi yaşarsa cinsler arası eşitliğe uygun görülebileceklerdir.

Erkek egemen aklın kadının ‘eksik’ bedenine uygun gördüğü çalışma koşulları kapitalizmin o dönemki işliklerine bu şekilde yansır. Doğuştan kusurlu gördükleri bu bedenlerin sadece biraz uyumaya, hızlıca yemek yemeye, belki haftada bir yıkanmaya vakitlerinin olması yeter de artar.

KAPİTALİZM KADINI KORUMAZ

19. Yüzyıl’ın başlarından itibaren erkek tarihinin zavallı, tehlikeli, zayıf vb. sıfatlarla tanımladığı kadınlar bedenlerine ve akıllarına el koymaya çalışan erkek esaretine karşı fabrikalarda, evde ve sokaklarda çetin ve inatçı mücadele yürüttüler, yürütmeye devam ediyorlar.

Çalışmaya başlayarak kocalarının ve babalarının baskısından görece kurtulan kadınlar, yazık ki fabrikalarda, sokakta benzer bir kontrolle/baskıyla karşı karşıyalar. Hâlâ savaşlarda öldürülenlerin çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Sadece erkek savaşının basit kurbanları olarak kalmıyorlar. Tecavüze uğruyorlar, kocaları tarafından öldürülüyorlar, özgürce dolaşıp özgürce giyinemiyorlar, hem ev geçindirip hem çocuk bakarak iki kez sömürüye uğruyorlar. Kısacası hem erkek aklı hem de makine sahipleri tarafından hayatlarına el konulmaya devam ediyor.

Kadının yüzyıllardır ezildiği düşünüldüğünde, özellikle Avrupa’da kapitalist sistemin kadın haklarıyla ilgili aldığı mesafe dikkat çekici görünüyor. Ancak bu iyileştirmeler de temelde kadının işgücünden faydalanmayı hedefliyor. Medeni haklarla ilgili düzenlemeler, devlet kreşleri, çamaşırhaneler, görece erkeklerle eşit ücret vb. Ama bu haklar kadının durumunu düzeltmeyi sağlamaktan çok, onun işgücünü evin dışına çıkartıp ondan daha çok faydalanmayı gözetiyor. Örneğin sendikaların ve kadınların mücadeleleri sonucu bundan yaklaşık elli yıl önce Avrupa’da kazanılmış olan Cinsiyet Ayrımı Karşıtı Yasa dahi kabul edilmesine rağmen sadece kağıt üzerinde kalmıştır. Tıpkı diğer pek çok hak gibi…

Kadınlara erkekler tarafından yüklenen eksik beden, eksik akıl, dolayısıyla eksik emek gücü anlayışı Türkiye gibi ülkelerde çok daha belirgin olarak karşımıza çıkıyor. Kadınlar ne devletin sembolik olarak kendilerine tanıdığı sözde haklardan haberdar, ne de burjuvalar, iş sahipleri bu hakların uygulanmasına aracılık ediyor. Özellikle erkeğin fiziksel şiddetine maruz kalan yüzlerce kadın her yıl devletin sözde koruma yasalarına rağmen eşleri tarafından katlediliyor. Çocuk yaşta tecavüze uğrayan kızlar, kadınlar devletin mahkemeleri aracılığıyla tecavüzcüleriyle baş-göz edilmeye çalışıyor.

KADININ KURTULUŞU DEVRİMDE

Biliyoruz ki kadınların ezilmesi toplumun sınıflara bölünmesi kadar eski. Kadınlar tarihin hiçbir döneminde dünyayı erkeklerle eşit bir şekilde paylaşmadılar. İdeolojinin/ kültürün erkek aklı olması, iki cins arasında kendi başına bir eşitsizlik ilişkisi içermeyen biyolojik farklılığın hiyerarşik bir farklılığa dönüştürülmesi sonucunu da getirdi beraberinde. Her toplumsal formasyonda köklenen bu ezilmişlik kapitalizmle beraber ortadan kalkmadı, sadece görüntü değiştirdi. Gelinen aşamada yüzlerce yıldır kadınların mücadeleleri sonucu kazanılmış kimi haklar da tehdit altında. Burjuva reformizmi kadın haklarını ya gasp ederek, budayarak kendi boyunduruğuna, kendi istediği biçimde almakta (tıpkı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne sahip çıkmaları gibi) ya da hakların kağıt üzerindeki varlığıyla yetinip, kadınları kendi sorunlarına terk etmektedir.

Erkek egemen fikrinin, yasalarla güvence altına alınmış cinsiyetçi yaklaşımın, emek güçlerinin her alanda sömürüsünün, hemcinslerine yönelen şiddetin ortadan kalkması için öncelikle kadınların mücadele etmeye devam etmesi gerekiyor. Kadınlar diyorum çünkü kadın sorunu binlerce yıllık insanlık tarihinin en büyük eşitsizliklerinden olmasına rağmen ne sosyalist ne de muhalif hareketlerin gündemine bu ağırlıkla girmektedir. Kadınlar dün olduğu gibi bugün de kendi kurtuluşlarına kendileri omuz vermektedir.

Burjuva reformlara genel insan hakları sorunu paketi içinde giren kadın hakları sorunları çözmek yerine, ertelemenin aracı oldu. Örneğin ‘70’lerden sonra feminist akımın toplumsal bir nitelik almasının yarattığı basınçla BM’nin 1979 yılında kabul ettiği Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi/Yok Edilmesi Sözleşmesi’ni (CEDAW) dahi BM’ye üye pek çok ülke imzalamaya yanaşmadı. Üstelik uluslararası insan hakları sözleşmeleri arasında altına en çok çekince konan sözleşme CEDAW oldu. Özellikle Müslüman ülkelerin başını çektiği çekinceli ülkelerin ortaya serdiği ataerkil anlayış şuydu: Kadınların bir insan olarak tek başlarına anılmalarına tahammül edemiyoruz! Yazık ki Türkiye’de bu sözleşmeye karşı ihtiyatlı/çekinceli davranan ülkelerden biri oldu. 2005’te AB’nin dayatması üzerine CEDAW’a yanaşan Türkiye’nin bu çerçevede ne kadar yol aldığını hepimiz görebiliyoruz. Bırakalım kadına dair hakların korunmasını, dün görece iyi diye kabul ettiğimiz olanaklar dahi birer birer budanıyor.

Aslında bu ve benzeri sözleşmeler kadının özgül sorunlarının çözülmesinin uğraşına dönüşmesine beklemek safdillik olur. Yine de bu türden protokoller burjuva reformlarının kadınların sorunlarını tam olarak kapsamadığının/çözemediğinin, bu konuda özel düzenlemelere ve tedbirlere ihtiyaç bulunduğunun kağıt üzerinde itirafıdır. Başka bir deyişle erkek egemenliğinin var olduğu tüm sistemlerde kadınlarla ilgili edinilmiş olan hakların güvencesi olmadığı gibi bu hakların her an kaybedilme tehdidi bulunmaktadır.

Her ne kadar kadın sorunu sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla sistemli hale geldiğini biliyor olsak da tek başına sınıfların ortadan kalkmasıyla çözülmesinin mümkün olmadığını da biliyoruz. Çünkü erkek aklının bundan birkaç yüzyıl önce insan olup olmadığını bile tartıştığı, eşyadan daha değersiz gördüğü kadına dair fikri bugün de kağıt üzerinde, sözde ve kısmen pratik yaşamda değişmiştir. Kadın hâlâ erkekle birlikte özgürce yaşayamamaktadır. Erkeğin kadına dair küçük düşürücü uğraşı, boyunduruğu bugün de devam etmektedir.

Ancak biz kadınlar BM’nin 1975 yılında ‘Dünya Kadınlar Günü’ olarak kadınlara bahşettiği günün, aslında yaklaşık iki yüz elli yıldır iş koşullarının düzeltilmesi, eşit siyasal haklar, ücret ayrımcılığı için greve kalkışan yüzlerce, binlerce lanetli kadının mücadelesinin sonucu olduğunun bilincindeyiz. Her ne kadar tüm insanlığın kurtuluşunun devrimle mümkün olduğunu biliyor olsak da kadının kurtuluşunun öncelikle kendi mücadelesiyle olacağının da farkındayız.

Kadının kurtuluşu insanlığın kurtuluşudur!

RED dergisinin Mart 2014 tarihli 87. sayısında yayınlanmıştır.

CEVAP VER