Türkiye’nin rotasını belirleyecek olan referanduma bir aydan az bir zaman kaldı. Bu ülkenin ilerici güçleri, tarihin gördüğü en adaletsiz yarışlardan birinde mücadele ediyor. Tarafsız kalacağına yemin etmiş olan Cumhurbaşkanının resminin bulunduğu dev boyutlardaki ‘Evet’ afişleri şehir meydanlarında sergileniyor. Bakanlarımız devletin uçağıyla yurtdışına giderek ‘Evet’ mitingleri düzenliyor. HAYIR diyecek olanlar, devletin en üst makamlarınca terörist ilan ediliyor. CHP’nin HAYIR tırları şehir meydanlarına sokulmuyor… Tüm bunlara karşı, HAYIR diyenler ellerinde broşürleriyle, gözaltına alına alına aydınlığı savunuyor. Ellerinde yok avuçlarında yok ama göğüslerinde kocaman bir yürek var. Bu günler geçip de arkaya baktığımızda, baskıya rağmen aydınlığı savunan bu insanlar şerefle hatırlanacaklardır.

Fetö’nün kumpas davalarında mağdur olan bir grup emekli askerin oluşturduğu ‘HAYIRlı konvoy’, şehir şehir gezerek çarşı pazarda halka HAYIR’ın önemini anlatıyor. Bu girişimi önemsiyorum. Keşke bu ülkenin ana muhalefet lideri de, çoğunlukla partililerin katıldığı etkisiz toplantılar yerine böyle bir konvoy oluşturup il il, bucak bucak gezseydi. Halkla birebir temasın etkisini hiçbir miting veremez çünkü.

Hollanda ile yaşanan kriz kararsızlar cephesinde beklenen etkiyi yapmamış görünüyor. Referanduma az bir zaman kaldı. Ellerinde daha çarpıcı kriz planları var mı, göreceğiz. Ülkenin bir kesiminin bilinçaltında dahi olsa tek adam rejiminin nasıl içselleştirdiğini televizyon programlarından okuyabilmek mümkün. Müge Anlı’nın programında ve benzeri programlarda yakını kaybolan, yakını öldürülen ya da bir sıkıntısı olan kişiler artık bu ülkenin kurumlarına değil doğrudan Cumhurbaşkanı’na sesleniyor. Spor kulüplerinin başkanları, hakemler tarafından hakları yenildiğini düşündükçe Cumhurbaşkanı’ndan yardım istiyor. Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir. Yani ülkedeki her sorunu çözebilecek tek kudretli kişi ‘Sayın Cumhurbaşkanı’dır imajı bilinçaltlarına yerleştiriliyor. Bu mudur yani bir ülkenin birikimi? Tek bir kahraman geliyor ve sorunlarımızı ancak o çözebiliyor… Kurumlara ne oldu? Adalete, yargıya ne oldu? Kurumların büsbütün önemsizleştirildiği ve her çarenin tek bir kişiye odaklandığı bir anlayış… Yabancı değiliz bu anlayışa… Ortaçağ devletlerinde mutlak monarka (padişah-hükümdar) biçilen rolün aynısıdır bu. Yani toplumun birey kültüründen ümmet kültürüne dönüşümüdür.

Ülkenin ilerici güçleri susturulmak isteniyor. Susmazlarsa onlara biçilen ‘terörist’ kılıfı ilk fırsatta önlerine konuluyor. Bu konuda Onat Kutlar 1 Temmuz 1984 tarihli son mektubunda şöyle diyor:

“ Bu bir mektup değil. Daha doğrusu sana yazılmış değil. Senin adına başkasına yazdım. Bir tür son söz. İki yıllık bir defteri kapamak için.

Gevezelikleri bir yana bırakalım ve şu soruya bir cevap arayalım: Niçin ben susmak zorundayım? Açın gözlerinizi, burnunuzu dikin ve kulak kesilin: Çürümeyi duyuyor musunuz? Siz başka türlü görseniz de, şu çok yaşlı toprağımızda her günün tufanından artakalan sayısız şeyin kokuştuğunu, çürüdüğünü biliyoruz. Nereye gitseniz yalan ve ikiyüzlülükle dokunmuş halıların üstünden geçiyorsunuz. Ama bir koku, dayanılmaz bir koku gelmiyor mu burnunuza? Kırbacın rüzgarı, uykunun sisleri ya da altın varaklar kapatabilir, dağıtabilir mi bu pisliği? Çocukların sessizce geleceğin denizlerine kürek çektiklerine bakmayın. Ayakları geçmişin ağır zincirleriyle yeniden bağlanıyor. Bilginler gittikçe küçülen kurtlar gibi kendi kitaplarının ciltleri arasında gömülüyor. Kendi kuyruğunu yiyen bir masal hayvanı gibi ağır ağır ölüyor yaşam. Ortalıkta dolaşanlar yalnızca çerçiler ve tacirler. Çürümeye yüz tutmuş bir meyveyi evden eve dolaştırıyorlar.

Bütün bu olup bitenlerde sorumluluğumuz yok mu? Elbette var. Ama niçin susmak zorundayız? Sunduğunuz meyve yeni değil.  Çünkü daha dalındayken ölümle lekelendi. Çürüyor ve düşecek. Bunu görüyor ve söylüyoruz!

Biz kim olduğumuzu biliyoruz: Geleceğin çiftçileri. Ama siz kimsiniz? Tacir ya da başka bir şey.  Alışverişi bizden iyi bilirsiniz. Öyleyse şu soruya bir yanıt bulalım: Bu alışverişin faturasını niçin ben susarak ödemek zorundayım? ”  (‘Yeter Ki Kararmasın’ / Onat Kutlar – De Yayınevi 1984)

Evet niçin?

CEVAP VER