Roma Anlaşmaları -II-

0
314
  • NAFİZ BERK

AB ve Roma Anlaşmaları II. Kurallarda kalmıştık… Savaş ve barış ortamlarında farklı kuralların geçerli olduğu bilinen şeydir. HİTLER Almanyası, Mayıs ’45 de kapitülasyona zorlanmış ve böylece tarihin en kanlı savaşlarından biri olan İkinci Dünya Savaşı sona ermişti.

Almanya’nın dört müttefik arasında bölünmesinden sonra soğuk savaş dönemi başlamış ve kapitalizm ile sosyalizm uzlaşmaz bir biçimde birbirinin karşısına dikilmişti. Tarihin en fazla araştırılan bir bölümü olduğu için üzerinde fazla durmayalım. Biz, daha çok tarih kitaplarına alınmayan bir kaç gerçeğe parmak basmak istiyoruz:

  1. Almanya Savaşı kaybetmiş olmasına rağmen müttefikler (en başta Churchill) Almanya’dan hala çok korkuyordu. Bu korkunun ana nedeni Almanya’nın atom bombası yapacak güce sahip olmasıydı; bu ise, bütün şartlar kullanılarak engellenmeliydi. Atom bombasını yapabilecek Dr. Von Braun gibi teknik elemanlar ya Amerika’da ya da Almanya dışında ülkelerde bir tür göz hapsinde tutuluyor veya kendi atom silahları teknolojisi için kullanılıyordu.
  2. Avrupa’da güçlü devletler – ABD’nin de desteğiyle – Almanya’yı tamamen silahsızlandırmak ve sürekli denetlemek zorundaydı. Bu konuda ilk rolü Almanya’nın en eski ve yüzyılların düşmanı Fransa üstlenmeliydi.
  3. Almanya’nın sanayi alt yapısını tamamen ortadan kaldırmak tüm bölge için -hatta dünya ekonomisi için- tehlikeli olabilirdi. Bu nedenle “özgür dünya”nın, (yani Liberalizmin) kontrolünde yeni bir üretim ve eğitim sistemi kurulmalıydı.
  4. Almanya’nın kendi tarihiyle açık bir biçimde yüzleşmesi için, Nazi sisteminin acımasızca eleştirilmesi, suçluların cezalandırılması (ölüm cezası da içinde olmak üzere), Nazi dönemindeki antidemokratik uygulamaların okul kitaplarına konularak tüm eğitim sisteminde öğretilmesi, hukukun ve temsil sisteminin yenilenmesi, her türlü sağ veya sol hareketin kontrol altına alınması gerekiyordu. Bunun için Batı’nın ideolojik alanına dahil edilen Batı Almanya’nın iyi bir Temel Yasa (Grundgesetz) ve yeni bir yönetime ihtiyacı vardı: Partiler Demokrasisi. Doğu Almanya ise Sovyetler Birliği’nin etki alanına alınmıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden 12 yıl ve Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sekiz yıl geçtikten sonra, 25 Mart 1957 tarihinde, savaşlardan yorgun düşen Avrupa ülkeleri: Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg, İtalya’nın başkenti Roma’da ilk Birlik Anlaşması’nı imzaladı.

Bu anlaşmanın ana hedeflerini de tarihe yazılan sayfalardan az da olsa arınmış olarak düşünmemiz gerekiyor:

Ana hedef, silah yapımı için olmazsa olmazı olan kilit sanayi alanlarını Almanya’nın elinden almak ve kontrol etmekti. Yani, Almanya’nın kömür ve çelik sanayisi denetim altına alınıyordu. (Alm. Europäische Gemeinschaft für Kohle und Stahl, EKGS). Bu yapılanma, Avrupa Kömür Çelik Sanayi Birliği olarak tanımlanabilir. EKGS, esasında, 1951 yılında kurulup, 1954 yılında tekrar savaşa neden olabileceği düşüncesiyle anlaşmazlıklarla sonuçlanan ve yaşama geçirilemeyen “Avrupa Savunma Birliği”ne bir cevaptı. Almanya’nın tek başına tüm Avrupa ülkeleri için tehlike oluşturmasını önceden gören Churchill, daha 19 Eylül 1946 tarihinde yaptığı Zürih konuşmasında, Almanya’nın etkisiz kılınması ve kontrol altına alınması için ‘Birleşik Avrupa Ülkeleri kurulmalıdır’ diyordu. İlginçtir: Müttefikler, günümüze kadar Almanya ile Barış Anlaşması yapmaktan kaçınmışlardır!

1989 yılında duvarın yıkılması ve 1990 yılında iki Almanya’nın birleşmesiyle Almanya bağımsızlığını yeniden kazanmış sayılıyor (4+2 anlaşması). Ayrıca, Müttefikler bir barış anlaşması yapacak olsa kiminle yapacaktı? Daha önceki Alman Devleti ve İmparatorluğu ortadan kaldırılmıştı. Almanya’nın hukuksal anlamda bir ‘Anayasa’sı da yoktu, sadece Temel Yasa denen, vatandaşların ve devletin hak ve yükümlülüklerini düzenleyen bir yasa yapılmıştı. Anayasa yapılmış olsaydı, bu, dış ülkelerle olan ilişkileri de içermek zorunda olacaktı.

Peki, 60 yıl önce imzalanan Roma Anlaşmaları’nın, yukarıda sayılanlar dışında, ana hatları nasıl? Bugün 27 üye devletten oluşan Avrupa Birliği’nin doğum belgesi sayılan ve temeli sadece 8 Maddeden oluşan Roma Anlaşması’nın içeriğini şu ana başlıklarda toplayabiliriz:

* Üye ülkeler arasında ortak bir pazarın ve bir gümrük birliğinin oluşturulması,

* Üye ülkeler arasında ortak bir trafik, ticaret ve tarım politikası,

* Kapital, hizmet ve işgücü sektörlerinde özgür dolaşım,

* Ticaret ve rekabetin korunması için ortak önlemler alınması. Avrupa Konseyi, Komisyonu, Parlamentosu… gibi siyasi yapılanmalara ve onların bu zamana kadarki çalışmalarına baktığımızda, AB denilen birliğin öncelikle 500 milyondan fazla vatandaşa değil, topyekün dev sermaye kuruluşlarına hizmet ettiğini göreceğiz.

AB, kurulduğu günden bu yana hiç bir dönemde emekçilerin sosyal adaleti hedefleyen demokratik bir kuruluşu olmadı. Kaldı ki, Birlik, üye devletler tarafından belirlenen ‘demokratik hedefler’den de gittikçe uzaklaşıyor. Kimi üye ülkeler, AB’nin siyasi, sosyal ve ekonomik hedeflerine ulaşmadığı -veya bu hedeflerinden saptırıldığı- gerekçesiyle Birlik’ten çıkma kararını tartışıyor. Böylesi bir tartışmayı referandum ile sonuçlandıran ve üyelikten çıkan ilk ülke İngiltere oldu. Fakat AB içindeki şu an mevcut anlaşmazlıkları birliğin dağılması olarak değerlendirmek safdillik olur: Üç dereceli güç dağılımının ilk ikisinde (merkez AB ve komşu ülkeler) yer alanlar -özellikle AB’nin bel kemiğini oluşturan altı ülke- şimdiye kadarki yatırımlarını korumak için tüm olanaklarını kullanacaktır.

AB’nin dış alanında bulunan ve üçüncü derece güce sahip olanlar ise, AB’den yararlanmaktan vazgeçmek istemeyecektir. Sermaye açısından gittikçe bütünleşen, emek açısından gittikçe bölünen dünyada, AB çok önemli bir rol üstlenmiş bulunmaktadır: Kendi değerlerinin üstünlüğüne geçerlik sağlamak ve mümkün olduğunca savaşları ve savaşların sonucundan ortaya çıkan göçmenleri AB sınırları içine sokmamak. AB’nin gerçek bir ‘barış projesi’ olabilmesi için, demokrasi güçleri arasında acilen küresel düzeyde bir stratejiye ihtiyaç bulunuyor.

CEVAP VER